- Mənəviyyata Açılan Pəncərə - http://www.meneviyyat.az -

28 – Qasas surəsi

Mekke’de nâzil olmuştur, 88 âyettir. Hz. Mûsâ (a.s.)’ın kıssasının Kur’ân-ı Kerim’de en tafsilatlı anlatıldığı bir sûre olması itibariyle el-Kasas adını almıştır. Gerçekten, bu sûre-i şerifede Hz. Mûsâ (a.s.)’ın doğumu, Mısır’dan çıkmaya mecbur kalması, Medyen’e hicreti, orada evlenmesi, kendisine ve kardeşi Harun (a.s.)’a risalet verilmesi, Firavun’a gidip ona tebliğde bulunmaları, Karun kıssası, Hz. Mûsâ’nın İsrailoğullarını kurtarıp Mısır’dan çıkarması, onları takib eden Firavun ve ordusunun denizde boğulmaları anlatılır.

Kur’ân, Hz. Peygamber (a.s.)’ı Hz. Mûsâ’­ya­ benzetir. Hz. Mûsâ’ya inanmanın, Hz. Peygamber (a.s.)’a da imanı gerektirdiğini vurgular. 48-52 pasajı, bu hususu açıklar. Sûre, son kısmında, Hz. Peygamberin tebliğinin muzaffer olacağını açıkça haber verir.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1 – Tâ. Sîn. Mîm.

2 – İşte şunlar gerçeği açıklayan kitabın ayetleridir.

3 – İnanacak kimseler için, sana Mûsâ ile Firavun’un arasında geçen olayların bir kısmını, gerçeğe tam uygun olarak anlatacağız.

4 – Doğrusu Firavun, ülkesinde (Mısır’da) zorbalık yaptı, büyüklük tasladı. Halkını çeşitli fırkalara ayırdı. Onlardan bir topluluğu, erkek evlatlarını kesmek, kız evlatlarını ise hayata atmak suretiyle özellikle zayıflatmak istiyordu. O, bozguncunun teki idi.

Mısırlılar, İbranîlerin dıştan gelecek bir tehlike ile işbirliği yapacağı endişesi ile İbranî nüfusunu azaltıyorlardı. [12,43]

5-6 – Biz ise o ülkedeki güçsüzlere ihsanda bulunmak, onları dünyada örnek şahsiyetler yapmak ve ülkeye onları vâris kılmak, onlara dünya hâkimiyeti vermek; Firavun’u, Haman’ı ve onların ordularını ise korktuklarına uğratmak istiyorduk. [7,137; 26,59; 29,39; 40,24]

Haman, bir şahıs adı vaye Amon rahiplerinin kullandığı bir ünvandır ve inşaat işlerinden sorumlu en üst düzey yetkiliyi ifade eder. Mısır tarihinde bu görevin, Amon baş rahibine ait olduğu belirtilmektedir (DİA, Haman md.).

7 – Bunun içindir ki Mûsâ dünyaya gelince annesine şöyle ilham ettik:

“Onu bir süre emzir, şayet onun başına bir şey geleceğinden endişe edersen, ırmağa bırak, hiç endişe etme, hiç üzülme;

Zira Biz onu sana kavuşturacağız ve onu resullerden yapacağız.”

8 – Firavun’un ailesi onu, kendilerine ileride bir düşman ve başlarına bir dert olması için ırmakta bulup yanlarına aldılar.

Doğrusu Firavun da, Haman da, askerleri de yanılıyorlardı.

9 – Firavun’un hanımı onu sandıktan çıkarınca, kocasına:

“Bana da, sana da neşe kaynağı olacak sevimli bir çocuk! Öldürmeyin onu, olur ki bize fayda sağlar, bakarsın biz onu evlat da ediniriz” diyordu.

(Kendileri açısından, yanlış bir iş yaptıklarının) farkında değillerdi.

Son cümledeki zamir Firavun ailesine ait olabileceği gibi genel olarak insanlar, özellikle saray mensuplarına da ait olabilir. Bu son ihtimale göre, maksatları şu idi: “Halk, işin farkına varmaz, bizim çocuğumuz sanırlar.”

10 – Mûsâ’nın annesi, çocuğunun Firavun’un eline geçtiğini öğrenince aklı başından gitti, onun dışındaki her şeyi unuttu.

Eğer, Biz vaadimize inananlardan olması için kalbine sabır kuvveti vermeseydik, neredeyse işi açığa vuracak, gidip çocuğa sahip çıkacaktı.

11 – İşte bu haldeyken Mûsa’nın annesi, onun kız kardeşine: “Sen, çaktırmadan onu izle!” dedi.

O da, kendisini ele vermeksizin kardeşini uzaktan gözetledi.

12 – Biz daha ilk günden itibaren, onun süt emziren kadınların memelerinden emmesini önlemiştik.

Kız kardeşi bu durumu öğrenince onlara:

“Ona güzelce bakabilecek, onun iyiliğine olan her işi yapacak bir aile tavsiye etmemi ister misiniz?” dedi.

13 – Böylece onu annesine kavuşturduk ki gözü aydın olsun, tasalanmasın ve Allah’ın vâdinin gerçek olduğunu, fakat insanların çoğunun bunu anlamadıklarını öğrensin.

14 – Mûsâ yiğitlik çağına erip olgunlaşınca Biz ona hikmet ve ilim verdik.

Biz iyilik edenleri işte böyle mükâfâtlandırırız.

15 – Mûsa, bir gün, halkın habersiz olduğu bir sırada şehre girdi.

İki adamı, birbiriyle kavga eder vaziyette gördü. Onlardan biri kendi kavminden, öbürü ise düşman tarafından idi.

Hemşehrisi, düşman olana karşı ondan yardım istedi.

Mûsa da bir yumruk atıp onu öldürdü.

Arkasından: “Bu, dedi, şeytanın işindendir, kötü bir iştir. O gerçekten saptırıcı açık bir düşmandır.”

16 – “Ya Rabbî, ben kendime yazık ettim, affeyle beni?” dedi.

Allah da onu affetti. Çünkü O, affı ve merhameti bol olandır.

17 – “Ya Rabbî! dedi, bana lütfettiğin bu nimetler hakkı için, artık suçlulara asla arka çıkmam.”

18 – Sabaha kadar endişe içinde, etrafı kontrol ederek geceyi geçirdi.

Sabahleyin, bir de baktı ki dün kendisinden yardım isteyen soydaşı, yine Musa’yı imdadına çağırıyor. Mûsa ona: “Belli ki sen azgının tekisin!” dedi.

19 – Bununla beraber Mûsa, hem kendisinin hem de soydaşının hasmı olan adamı tutup onları ayırmak isterken soydaşı (kendisini yakalayacağını sanarak):

“Ne o, Mûsa!” dedi, “dün bir adam öldürdüğün yetmemiş gibi bugün de beni mi öldürmek istiyorsun?

Senin tek isteğin ülkede bir zorba olmaktır, asla ıslah etmek, ara bulmak istemiyorsun!”

20 – Derken, şehrin öte başından bir adam koşarak geldi ve dedi ki:

“Ne yapıyorsun Mûsa? Yetkililer idam istemi ile senin hakkında karar vermek üzere toplantı halindeler. Beni dinlersen derhal şehri terk et!

Ben, hakikaten senin iyiliğini isteyen biriyim!”

21 – Hemen oradan ayrılıp, hep etrafını kontrol ederek endişe içinde şehirden çıktı ve:

“Şu zalimler güruhunun elinden beni halas eyle ya Rabbî!” diye yalvardı.

22 – Medyen tarafına yönelince: “Umarım Rabbim beni doğru yola yöneltir.” dedi.

23 – Medyen’in su kuyularına varınca orada davarlarını suvaran bir grup insan buldu.

Onların gerisinde de, kendi hayvanlarını uzakta tutmaya çalışan iki kadın gördü

“Siz niçin bekliyorsunuz?” diye sordu.

Onlar da: “Çobanlar hayvanlarını suvarıp ayrılmadıkça, biz suvarmayız.

Babamız da hayli yaşlı olduğundan iş bize kalıyor” diye cevapladılar.

24 – Bunun üzerine onların davarlarını suvardı, sonra gölgeye çekilip: “Ya Rabbî! Bana lütfedeceğin her türlü nimete muhtacım!” diye dua etti.

25 – Az sonra o iki kızdan biri utangaç bir tavırla yürüyerek çıkageldi ve

“Bize sunduğun suvarma hizmetinin ücretini vermek üzere babam seni dâvet ediyor.” dedi.

Mûsâ onun yanına girip başından geçen olayları anlatınca o zat:

“Endişe etme, o zalimlerin elinden artık kurtuldun!” dedi.

26 – Kızlardan biri: “Babacığım, dedi, bunu işçi olarak tut, zira senin çalıştıracağın en iyi adam, böyle kuvvetli ve güvenli biri olmalıdır.”

27 – Babaları ona: “Kızlarımdan birini seninle evlendirmek istiyorum.

Buna karşılık sen de sekiz yıl yanımda çalışırsın; şayet süreyi on yıla çıkarırsan, o da senin ikramın olur.

Ben seni zahmete sokmak istemem. İnşaallah benim dürüst bir insan olduğumu göreceksin.”

28 – Mûsa: “Bu, benimle senin aramızdaki bir sözleşmedir.

Bu iki müddetten hangisini yerine getirirsem bana itiraz edilemez.

Yaptığımız bu sözleşmeye Allah da şahit olsun.” dedi.

29 – Mûsâ müddeti tamamlayıp ailesiyle Mısır tarafına doğru yolda giderken, dağ tarafında bir ateş fark etti.

Ailesine: “Durun, dedi, ben bir ateş fark ettim!

Gideyim belki yol hakkında bir bilgi alır,

veya bir ateş koru getiririm de ateş yakıp ısınma imkânı bulursunuz.” [20,10]

Hz. Mûsâ kıssasında geçen dağ (tur) Sina dağıdır.

30 – Oraya varınca kutlu mekândaki vâdinin sağ tarafında bulunan ağaçtan şöyle nida edildi:

“Ey Mûsa! Rabbülâlemin olan Allah Ben’im.”

31 – “Haydi asânı yere bırak!”

Mûsâ onun çevikçe hareket eden bir yılana dönüştüğünü görünce derhal kaçtı, bir kere olsun dönüp arkasına bile bakmadı.

“Gel Mûsâ! Endişe etme, çünkü sen güven içinde olanlardansın!”

32 – “Elini koynuna sok! Şimdi çıkar:

İşte kusursuz, pırıl pırıl ışık saçıyor.

Yılana karşı korkudan ötürü tavır alma saikiyle kanat gibi açılan kollarını kendine çekip toparlan, korkma artık!

İşte bunlar, Rabbin tarafından Firavun ile onun ileri gelen yetkililerine gönderilen iki mûcizedir.

Onlar gerçekten iyice yoldan çıkmış bir gürûhtur.”

33 – “Ya Rabbî! dedi, Ben yanlışlıkla onlardan bir adam öldürdüm, bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum.”

34 – “Kardeşim Harun’un ifadesi benimkinden daha düzgündür,

onu da benimle beraber yardımcı olarak görevlendir ki beni tasdik etsin,

Doğrusu beni yalancı saymalarından endişe ediyorum.” [20,26-30]

35 – Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Seni kardeşinle destekleyeceğiz,

size öyle bir kudret vereceğiz ki ayetlerimiz sayesinde onlar size el uzatamayacaklardır.

Siz de size tâbi olanlar da, mutlaka galip geleceksiniz.” [20,36; 19,51; 5,67; 33,69; 58,21; 40,51-52]

36 – Mûsa o açık belgelerimizle, mûcizelerimizle onlara geldiğinde: “Bu,” dediler, “sırf uydurma bir sihir!

Hem böylesi bir iddianın, peygamberlik dâvasının veya sihrin, önce yaşamış atalarımız zamanında bulunduğunu da işitmedik!”

37 – Mûsa da: “Kimin Kendi tarafından hidâyet getirdiğini ve bu dünya hayatının sonunda hayırlı âkıbetin kime nasib olacağını Rabbim pek iyi biliyor.

Şu bir gerçektir ki zalimler iflah olmazlar. Allah’ın cezasından kurtulamazlar.

38 – Firavun da dedi ki: “Ey benim danışmanlarım ve devlet adamlarım!

Ben sizin benden başka bir ilahınız olduğunu bilmiyorum.

Hâman! Haydi benim için tuğla ocağını tutuştur, balçığı pişir, fazlaca tuğla imal ettirip benim için öyle yüksek bir kule yap ki,

belki de onun vasıtasıyla yükselip Mûsâ’nın (varlığını iddia ettiği) Tanrısını görürüm!

Aslında, ben onun yalancının biri olduğu görüşündeyim ya (neyse!)” [26,29; 43,54; 79,23-24]

Merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Firavun çok iyi bilirdi ki şu mahlûkatı yaratan kendisi değildir, kendisini de bir yaratan vardır. Fakat uluhiyetin yalnız Allah’ın olduğunu tanımıyor. Yaratmak ve yaratıcılık kavramlarına haksızlık ediyor. Hukuk ve yasama yetkisi kendi iradesinden ibaret imiş, hukuku kendisi koyarmış ve kendi dilediği gibi yaparmış, ne isterse o olurmuş, hükmünü ve idaresini bozacak üst bir makam ve kuvvet yokmuş gibi gösteriyor.

Bu sebepten, insanlar onun idaresine boyun eğmekten başka bir şey tanımasın, hep onu sevsin, hep ondan korksun, hep ona kul olsun, ona tapsın istiyor, hem mâbudluk iddia ediyor, hem de sizin için benden başka ilahınız olduğunu bilmiyorum” diye insaflı görünmek istiyor. Göklerin ve yerin Rabbi, sanki gökyüzünü araştırmakla görünmesi gereken bir cisim ve cismi varmış gibi zannettirerek halka karşı ilim ve fen yolunda bir oyun ve tuzak yapmak üzere kule yapmayı emrediyor.”

39 – Böylece o ve orduları, haksız yere ülkede büyüklük tasladılar ve huzurumuza dönüp hesap vermeyeceklerini zannettiler. [85,13-14]

40 – Biz de kendisini de, ordularını da yakalarından tuttuğumuz gibi denize fırlatıverdik.

İşte bak, zalimlerin sonunun ne olduğunu gör!

41 – Onları insanları ateşe çağıran önderler yaptık.

Bu dünyada halkı çalıştırıp desteklerini sağlasalar da, kıyamet günü en ufak bir yardım bile görmeyeceklerdir.

42 – Bu dünyada arkalarına bir lânet taktık, kendilerine lânet yağdırılıyor.

Kıyamette, o büyük duruşma gününde ise, en çok nefret edilenlerden olacaklardır. [85,13-14; 47,13; 11,98-99]

43 – Biz daha önceki bazı nesilleri imha ettikten sonra,

insanların vicdanlarını aydınlatacak, basiretlerini açacak bir delil, bir hidâyet rehberi ve bir rahmet tezahürü olmak üzere

Mûsa’ya Tevrat’ı verdik ki düşünüp ibret alsınlar. Ama bunu yapmadılar.

44 – Sen ise ey Resulüm, Mûsa’ya emrimizi vahyettiğimiz sırada sen o vâdinin batı tarafında bulunmuyordun.

O devirde olup bitenlere şahit olanlardan da değildin. [3,44; 12,102; 11,49]

45 – Bilakis, Biz aranızda birçok nesiller yarattık

ve onlardan sonra birçok çağlar geçip gitti.

Sen Medyen halkı arasında oturmuş da, âyetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş de değilsin!

Fakat seni resul olarak Biz gönderdik ve bunları Biz vahyettik de o sebeple biliyorsun.

46 – Hem Biz Mûsa’ya seslendiğimiz zaman sen dağın yanında da değildin, fakat düşünüp ders alsınlar diye, daha önce kendilerini uyarmak üzere peygamber gelmemiş olan bir halkı uyarıp aydınlatman için,

Rabbin tarafından bir rahmet eseri olarak seni resul yapıp orada cereyan eden şeyleri sana bildirdik. [26,10; 79,16; 19,52]

47 – Eğer senin halkın inkâr ve isyanları yüzünden kıyamet günü duruşmasında başlarına azap geldiğinde:

“Ey Yüce Rabbimiz, dünyada iken bize de peygamber göndermiş olsaydın,

biz de âyetlerine uyarak müminler arasına dahil olurduk!” demesinler diye seni resul gönderdik. [6,156-157; 5,19; 4,165]

48 – Buna rağmen yine de kendilerine tarafımızdan hakikat, (yani Kur’ân ve Peygamber) gelince:

“Mûsa’ya verilen Kitabın benzeri ona da verilse ya!” diyorlar.

Oysa daha önce Mûsâ’ya verilen vahyi de inkâr etmemişler miydi?

Ve hatta: “Bunlar, birbirini destekleyen iki sihir (aldatmaca) biz hepsini reddediyoruz!” demişlerdi. [10,78; 23,48; 74,24]

49 – De ki: Bu iddianızda tutarlı iseniz, bu iki kitaptan daha doğru, daha mûteber olup,

Allah tarafından gelmiş olan başka bir kitap gösterin ona tâbi olayım!” [6,91-92; 6,155; 5,44; 46,30]

50 – Eğer senin bu dâvetini kabul etmezlerse, bil ki onlar sadece heva ve heveslerine uymaktadırlar.

Halbuki Allah tarafından bir delil olmaksızın kendi heva ve hevesine tâbi olandan daha şaşkın ve sapkın kimse olabilir mi?

Allah, zulmü kendine meslek edinen kimseleri hidâyet etmez, emellerine ulaştırmaz.

51 – Düşünüp ibret almaları için Biz, sözümüzü birbiri ardından getirdik.

52 – Daha önce kendilerine kitap verdiğimiz ilim sahipleri buna da, Kur’ân’a da inanırlar. [2, 121; 3,199; 17,107-108; 5,82-83]

53 – Kendilerine Kur’ân okununca şöyle derler:

“Ona iman ettik, O Rabbimizden gelen gerçeğin ta kendisidir.

Biz zaten daha önce de Allah’a teslim olmuş kimselerdik.”

54 – İşte onlar, gösterdikleri sabır ve sebattan dolayı çifte mükâfat alırlar.

Onlar kötülüğe iyilikle mukabele eder ve kendilerine nasib ettiğimiz mallardan, Allah yolunda harcarlar. [57,28]

55 – Anlamsız, çirkin sözler işitince yüzlerini çevirip uzak durur ve şöyle derler:

“Bizim işlerimiz bize, sizinkiler de size aittir.

Selâm olsun size, hoşça kalın!

Cahillerle arkadaşlık etmeyi arzulamayız biz!” [25,72]

56 – Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin,

lâkin ancak Allah dilediğini doğruya ulaştırır

O, hidâyete gelecek olanları pek iyi bilir. [2, 272; 12,103]

57 – “Doğru söylüyorsun, ama biz sana tâbi olup o doğru yolu tutarsak,

yerimizden yurdumuzdan olur, burada barınamayız” dediler.

Oysa tarafımızdan bir rahmet olarak Biz, onları her türlü ürünün getirilip toplandığı, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme’ye) yerleştirmedik mi?

Ne var ki onların çoğu bu nimetin kadrini bilmezler.

Kureyşliler, İslâm’a girmeleri halinde diğer kabileler tarafından dinlerinden dönmekle suçlanarak ülkelerinden çıkarılacaklarını zannediyorlardı.

Onların bu sözü, bütün dönemlerde, yeni bir çağrının isabetli olduğunu fark etmekle beraber çevresi ile arasını açacağını düşünen insanların hakkı tanımakta gösterdikleri tereddüdü de ifade eder.

58 – Bununla beraber Biz, kazançlarının çokluğu sebebiyle şımarmış pek çok memleketi helâk ettik. İşte yerleri!

Kendilerinden sonra oralarda pek az oturuldu.

Bütün onlara Biz vâris olduk (hepsi geçti, bâki Biz’iz).

59 – Senin Rabbin ülkelerin anakentlerinde halka âyetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe o ülkeleri imha etmez.

Biz zaten, ahalisi zulmü meslek edinmiş olandan başkasını imha etmeyiz. [6,92; 7,158; 42,7; 46,27]

60 – Size verilen nimetler, geçici dünya metâı, dünyanın süsüdür.

Allah’ın size sakladığı âhiret mükâfatı ise daha hayırlı, daha devamlıdır. Hâlâ aklınızı çalıştırmayacak mısınız? [16,96; 3,198; 13,26; 87,16-17; 2,166,167; 16,52-53]

61 – Kendisine güzel bir vaatte bulunduğumuz ve ona kavuşacak olan mutlu kimsenin hali, dünyada geçici olarak yaşatmamızın ardından

kıyamet günü hesap ve azap için tutuklu olarak getirilen kimsenin haline hiç benzer mi?

62 – O gün Allah müşriklere:

“Nerede Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz şerikler?” diye seslenir. [6,94; 19,81; 46,5-6; 29,25]

63 – (Şeytanlardan ve insanlardan putlaştırılmış oldukları için) kendileri hakkında azap hükmü kesinleşmiş olanlar:

“Rabbenâ! İşimiz meydanda, azdırdığımız kimseler işte karşımızda, inkâr edemeyiz.

Ama sırf kötülük olsun diye değil, kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Onları zorlamadık.

Onların iddiaları ile, onların bizi putlaştırmaları ile hiçbir ilişkimiz olmadığını ilan ediyoruz,

Sana sığınıyoruz. Zaten aslında onlar bize tapmıyorlardı, kendi hevalarına tapıyorlardı.”

Ebu’s-suûd efendi “azap hükmü kesinleşmiş” olanlarla ilgili olarak der ki: Bunlar şeytanlardan olan şerikleri veya Allah’tan başka rab edindikleri önderleridir. Onları rab saymaları, verdikleri her emirde, yasakladıkları her hususta kendilerine itaat etmeleridir.

64 – Bu defa onları putlaştıranlara hitaben:

“Haydin, şeriklerinize yalvarın da onlardan yardım isteyin!” denir.

Yalvarırlar ama onlar bunlara cevap veremezler.

Fakat cevap olarak, karşılarına çıkan azabı görürler.

Ne olurdu yani, dünyada iken bu gerçeği anlayıp hakkı kabul etselerdi!..

65 – Nitekim o gün kâfirlere Allah: “Size gönderilen resullere ne gibi bir cevap vermiştiniz, tutumunuz ne olmuştu?” diye seslenir.

66 – Birden dünyaları kararır, bir tek kelime ile olsun cevap veremezler; birbirlerine soracak halleri de kalmaz.

67 – Ama inkârdan dönüş yapıp iman eden, yararlı işler yapan kimseler felah bulanlardan olmayı umabilirler.

68 – Senin Rabbin dilediğini yaratır, dilediğini seçer. Onların ise seçme hakları yoktur.

Allah, onların uydurdukları şeriklerden münezzehtir, yücedir. [33,36]

Müfessirlerin ekserisi böyle anlarken, Taberî ile Zemahşerî şöyle mâna verirler: “Senin Rabbin dilediğini yaratır ve insanlar için en iyi olanı seçer.”

69 – Senin Rabbin onların gerek kalplerinin gizledikleri, gerek açıkladıkları her şeyi bilir. [13,10]

70 – O’dur Allah! O’ndan başka yoktur İlah.

Başta da sonda da, dünyada da âhirette de bütün hamdler, güzel övgüler O’nadır.

Hüküm yetkisi O’nundur.

Sonunda varacağınız yer de O’nun huzurudur.

71 – De ki: “Söyleyin bakalım, eğer Allah geceyi ebedî olarak uzatıp kıyamete kadar karanlık yapsa,

Allah’tan başka size gündüzü getirecek tanrı var mıdır?

Hâlâ dinleyip kabul etmeyecek misiniz?”

72 – De ki: “Söyleyin bakalım! Gündüzü ebedî olarak uzatıp kıyamete kadar gündüz yapsa,

Allah’tan başka, koynunda istirahat edip sükûnet bulacağınız geceyi getirecek tanrı var mıdır?

Hâlâ gerçeği görmeyecek misiniz?”

73 – O, rahmetinin eseri olarak gece ile gündüzü var etti ki, geceleyin istirahat edesiniz, gündüzün de hayatınız için çalışıp Allah’ın lütfundan nasibinizi arayasınız ve O’nun nimetlerine şükredesiniz. [25, 62]

74 – Allah’ı bir tanımayıp O’na şükür yerine şirke girenlere ise günü gelince O, şöyle seslenecek:

“Ortağım olduğunu iddia ettiğiniz şeriklerim nerede, ortaya çıksınlar bakalım!”

75 – O gün her ümmetten birer şahit çıkarırız.

Resulleri yalancı sayanlara da:

“Haydi bakalım, varsa delilinizi ortaya koyun!” deriz.

O zaman onlar, hak ve hakikatin Allah’a ait olduğunu kesinlikle anlar

ve uydurdukları tanrılar ise ortada görünmez olur.

76 – Yoldan sapanlardan biri olan Karun da Mûsa’nın kavminden olup

onlara karşı böbürlenerek zulmetmişti.

Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki o hazinelerin anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir bölük zor taşırdı.

Halkı ona: “Servetine güvenip şımarma, böbürlenme! Zira Allah böbürlenenleri sevmez!” demişti.

77 – “Allah’ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî âhiret yurdunu mâmur etmeye gayret göster, ama dünyadan da nasibini unutma! (ihtiyacına yetecek kadarını sakla).

Allah sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik et, sakın ülkede nizamı bozma peşinde olma! Çünkü Allah bozguncuları sevmez.”

78 – Karun “Ben bu servete sadece ilmim ve becerim sayesinde kavuştum!” dedi.

Peki şunu da bilmiyor muydu ki Allah, daha önce kendisinden daha güçlü ve serveti daha fazla olan nice nesilleri helâk etmişti?

Ama suç işlemeyi meslek edinen sicillilere artık suçları hakkında soru sorulmaz. [39,49; 41,50]

79 – Karun bir gün, yine bütün ihtişam ve şatafatıyla halkının karşısına çıktı.

Dünya hayatına çok düşkün olanlar:

“Keşke bizim de Karun’unki gibi servetimiz olsaydı.

Adamın amma da şansı varmış, keyfine diyecek yok!” dediler.

80 – Âhirete dair ilimden nasibi olanlar ise:

“Yazıklar olsun size! Bu dünyalıkların böylesine peşine düşmeye değer mi?

Oysa iman edip yararlı işler yapanlara Allah’ın cennette hazırladığı mükâfat elbette daha hayırlıdır.

Buna da ancak sabredenler nail olur.”

81 – Derken Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçiriverdik.

Ne yardımcıları Allah’a karşı kendisine yardım edip, onu kurtarabildi, ne de kendi kendisini savunabildi.

82 – Daha dün onun yerinde olmaya can atanlar bu sabah şöyle dediler:

“Vah bize! Meğer Allah dilediği kimsenin rızkını bol bol verir, dilediğinin rızkını kısarmış!

Şayet Allah bize lütfedip korumasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi.

Vah vah! Demek ki gerçekten kâfirler iflah olmazmış!”

83 – Ama âhiret diyarına gelince:

Biz orayı dünyada büyüklük taslamayanlara, fesatçılık ve bozgunculuk peşinde olmayanlara veririz.

Hayırlı âkıbet, günahlardan sakınanlarındır.

84 – Kim iyilik yaparsa, âhirette ondan çok daha iyi bir karşılık görür.

Kim kötülük işlerse, bilesiniz ki kötülük işleyenler ancak yaptıkları kötülük kadar ceza görürler. [27,90]

85 – Kur’ân’ı sana indirip onu okumanı, tebliğ etmeni ve muhtevasına göre hareket etmeni farz kılan Allah, elbette seni varılacak yere döndürecektir.

De ki: “Kimin hidâyet getirdiğini, kimin besbelli sapıklık içinde olduğunu Rabbim pek iyi bilmektedir.” [7,6; 5,109; 39,69]

Bu âyet, halkının azgın önderleri tarafından zulme mâruz bırakılarak hicrete mecbur kalan Hz. Peygamber (a.s.m)’ın, muzaffer olarak Mekke’ye kavuşacağını müjdelemektedir.

86 – Sen bu kitabın senin kalbine indirileceğini hiç ümid etmiş değildin.

O, ancak Rabbinden bir rahmet eseri olarak gönderildi.

O halde sakın kâfirlere arka çıkma!

87 – Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, sakın onlardan seni hiç kimse vazgeçirmesin!

Sen insanları Rabbine ibadet etmeye dâvet et ve sakın müşriklerden olma!

88 – Allah ile beraber başka hiçbir ilaha yalvarma! Ondan başka ilah yoktur.

O’nun vechi (zatı) hariç, her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve hepiniz O’nun huzuruna götürüleceksiniz. [55,26-27]